15 Ocak 2011 Cumartesi

Tüm Basanlar...

Uzun aradan sonra yine yazıyorum. Konu çok tuhaf. Korkaklar okumasın lütfen :)

Bugün işyerinde konusu açıldı ve karabasanlardan konuştuk. Konuştuk denemez, konuştum. Açıkçası inanmam öyle saçma şeylere. Milletin dikkat çekmek için falan anlattığını bile düşünürüm. Ya da bir çeşit psikolojik bozukluktur ne bileyim. Anlatırlar yok gece geldi karanlıkta boğazımı sıktı, üzerime oturdu vb... Yine aynı şeyler anlatıldı ve ben dayanamadım başladım alay etmeye. Hatta dediler konuşursan gece gelirmiş. Abarttım, tüm gün konuştum, tüm arkadaşlarıma anlattım yetmedi buraya yazıyorum. Gelsin bir de biz görelim kimmiş.

Karabasan denince açıkçası aklıma gelen ilk şey kar yağdığında gelen karanlık bir tip. Milleti korkutuyor ama öldürmüyor. O da tuhaf ya. Ölmeyeceksem birazcık korkunun da zararı yok zaten. Sırf o yüzden eğlence parklarında tehlikeli görünen aletlere bineriz ya. Neyse bu karabasan abimiz böyle karlarda ayak izi bırakarak geliyor milletin odasına giriyor, çizmelerini çıkarıyor falan. Kardan geldi ya... Çizmesiz olmaz. Evde soba varsa önce biraz onun yanında takılıyor henüz soğumamışken. Ne de olsa gece millet yatınca gelen bir manyak. Bu kadar anlatan adam ne biliyor bu elemanın üşümediğini? Belki ben haklıyımdır, önce sobanın yanında duruyordur. Olamaz mı yani :D Kaloriferin yanına yatıp sırtını, ayağını falan dayamalar. Hepsini yaptık biz, o da yapabilir. İşte aklıma gelenler bunlar. Ve alternatif basan versiyonları ürettim kafamda. Zaten korktukları için konuşmasalarda gözleri yaşarana kadar arkadaşlarımı bunlarla güldürdüm istemeyerek. Sadece aklımdan geçenleri söyledim yani.

Kumabasan. Bu eleman plajda takılıyor ve denize girenlerin gözüne çamur topları atıyor, suya kafalarını bastırıyor. Böyle pislik bir şey.

Çimebasan. Çimlere basmanın yasak olduğu yerlerde çimlere basan ruh hastası da bu.

Bokabasan. Bunu açıklamıyorum, gayet açık.

Zilebasan. Bu geceleri millet uyuduktan sonra zile basıp kaçıyor. En kötülerinden birisi .

Parabasan. Buda çok zengin. Son model arabalarla, kızlarla takılıyor.

Mekanbasan. Bu kendini memati, polat falan sanan tiplerden. Mekan basıp racon falan kesiyor.

Tanaka-san. Bu da japon bir abimiz.

Ve benim favorim. Havabasan. Artistin önde gideni. Sürekli hava atıyor.

İşte böyle bu hikaye de. Şu yazdıklarım çalışırken geçirdiğim 15-20 dakikayı ifade ediyor. Oldukça eğlenceli yani :D

4 Kasım 2010 Perşembe

İlk iş günü

"Sadece bunu yazmak istedim"den hemen sonra aklıma geldi ve bu konuyu da anlatmak istedim.

Bugün çalıştım. Gerçi geçenlerde de çalışmıştım. Babam bankada üç günlük iş ayarlamıştı, arkadaşım ve kuzenimle birlikte gidip çalışmıştık. ARşivi düzenlemiştik. Çok eğlenceli geçmişti. Hatta yarım günde çalışmadığımız halde babam idare etmişti. Okul kayıtlarıyla ilgili işimiz vardı o yüzden öğlene kadar idare edilmemiz gerekiyordu. Babam da ediverdi. Bankacıdır babam bu arada.

Bugün de Lcw'de ilk iş günümü geçirdim. Arkadaşım orada çalışıyor ve eleman arandığını söylemişti. Evde oturmaktansa bir işler çevirmek daha mantıklı dedim ve gidip başvurdum. Hatta banka arşivinde çalıştığım arkadaşım da başvurdu o da alındı ama o yarın başlayacak.

İlk gün heyecanlı falan olurum diye hiç düşünmeden taktım kulaklığımı ve düştüm yola. Sonuçta lise arkadaşımla birlikte çalışacağım. Yıllarımız birlikte geçti çocukla. Kardeşizdir. Neyse, gittim ve bana ne yapmam gerektiğini söylediler. Kendi stilimle yaptım o ayrı mesele de, yaptığım iş kıyafetlerin çalınmasını önlemek amacıyla yakalarına takılan alarmlardan takmak. Depoda bir masada tüm gün onunla uğraştım. Kıyafetin yakasına bir iğne geçirmek... Öldüm öldüm dirildim o kadar ki zordu. Tabii ki şaka yapıyorum. çalıştığımı hissetmedim. Zaten arkadaş ortamı, gırgır şamata. Yemeğe gittik kazandığım kadar para harcadım. Zaten yemek için kazanmıyor muyuz? Hatta yemekten sonra bir de mola hakkımız vardı yarım saat biz bir saat kullandık o ayrı mesele. Bu arkadaşım oranın en eski elemanı olduğundan müdürle falan kanka olmuşlar artık, karışmıyor müdür. Yemek iznini de molayı da müdür değil arkadaşım verdi. Hatta direk hadi yemeğe gidiyoruz gel dedi, işi bırakıp gittim. Böyle geçti işte tüm günüm.

Yarın neler olacak bakalım...

Bu

Sadece bunu yazmak istedim...

2 Kasım 2010 Salı

Kabak Çekirdeği

Uzun zaman oldu. Bir şeyler yazmanın vakti geldi diye düşündüm. Uzun uzun yazmayacağım sanırım. Hemen konuya geçiyorum. "Bu başlık ne?" diye sorarsanız hemen açıklayayım: kabak çekirdeği. Detaylı anlatımı yazımın sonunda yapacağım.

Şöyle ki geçenlerde bizimkiler kabak almışlardı. Kabağa ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Ama aldıklarını biliyorum ve çekirdeklerini de size anlatıyorum. Kabak kayıplara karışırken çekirdeklerini babam tek tek temizlemiş. Bilirsiniz ki çekirdekleri böyle kusmuk gibi bir şeye yapışık olurlar. Kaygandır falan. Kavunun iç kısmı. Neyse, babam ayıkladığı çekirdekleri camın önüne koyduğu sofra bezinin üzerine güzelce sermiş ve güneşte kurumaya bırakmış. Tabii bunlar yapılırken ben evde değilim ya da evde değil gibiyim. O nasıl bir şey demeyin, odamdan çıkmadığım için hep öyleyimdir. Devam ediyorum, bu sabah acıktığım sırada mutfağa gittim ve o çekirdekleri gördüm. Mutfakta eşelenirken çekirdeklerden bir tane aldım, iki tane aldım derken hepsini doldurdum bir tabağa ve bilgisayar başında bir şeyler izlerken afiyetle yedim. Taze kabak çekirdeği, ooh mis gibiydi. Ama bir sorun vardı. Babam... Düşündüm ve babamın heves edip o çekirdekleri tek tek ayıklayıp güneşin altına koymuş olmasının tek bir açıklaması olabilirdi. O da canının taze kabak çekirdeği istiyor olmasıydı tabii ki. Ne yapsam ne etsem diye düşündüm ve aklıma gelen en mantıklı şey kuruyemişçiye gidip bir paket çifte kavrulmuş, tuzlu kabak çekirdeği almak. Neden mi? Çünkü kabak bulması kolay bir şey değil. Pazar yeri falan olacak ki bulup alayım. O da yok. Çifte kavrulmamış ve tuzlanmamış olanını da alabilirdim ama babam köyde büyümüş anadolu insanıdır. Anlar yani. O yüzden şirinliğimle paçayı kurtarmaya kaldı iş ve çifte kavrulmuş tuzlu kabak çekirdeğini alıp güzelce serdim sofra bezinin üzerine. Bizimkiler de misafirliğe gitmişlerdi. Geldiklerinde hiç babam mutfağa bile girmedi. Annem birkaç çekirdek attı ağızına arada. Ben de durumu ona anlattım. Başladı gülmeye. Bayağı güldü. Sonra dayanamadı babama anlattı. O da güldü yeterince ve sorunsuzca her şey halloldu. Sorun beklemiyordum zaten ama ne olur ne olmaz, o kadar ayıklamaya uğraşmış, çekirdek yemezse olmaz. Zaten onu düşünerek bol çekirdek aldım. İki avuç çekirdek yedim, yarım kilo alıp koydum.

Bu kadar. Şimdi söz verdiğim gibi başlığı daha ayrıntılı şekilde açıklayayım...

Kabak Çekirdeği

Kabak çekirdeği, yassı ve koyu yeşil renktedir. Sarı-beyaz renkte bir kabuk içinde bulunan kabak çekirdekleri kabuksuz olarak da üretilir.

Sağlık Yararları

Kabak çekirdeğini neden yiyoruz?

Kabak çekirdeği, kendi başına veya salatalarda ve diğer hoş kokulu yemek sonrası yenen lezzetli bir çerezdir. Mineraller, esansiyel yağlar ve protein bakımından zengindir. Solucan düşürme özellikleri vardır. Şerit solucanları ve diğer solucanları iyi bir defedicidir. Çinko içeriği, kabak çekirdeğini genellikle erkek ve kadın verimliliği için özellikle önemli yapar.

İyi huylu prostatı büyümüş erkeklerin prostatının büyümesini durdurmak için kullanılır. Mesane iltihabı veya idrar tutulması gibi ikinci derecede böbrek rahatsızlıklarında da kullanılır.

Kabak çekirdeği, büyümüş prostat veya prostat kanserinin mesaneden idrar çıkışını engellediği zaman gelişebilecek idrar yolları zorluklarından kurtarır.

Eskiden beri ev ilaçları olarak mide bulantılarında ve deniz tutmalarında da kullanılmıştır

Hangi zenginlikleri vardır?

Kabak çekirdeği, minerallerin mükemmel bir kaynağıdır. Bir bardağın ¼ ünü dolduracak kabak çekirdeği çinkonun tavsiye edilen günlük alımının %20 sini, magnezyum ve manganezin ise %50 sini sağlamaktadır.

Bazı B vitaminlerini içerdiği gibi kemik sağlığı ve kan pıhtılaşması için ihtiyaç olan K vitaminini önemli bir miktarda da içermektedir.

Yağ içeriğine gelince, kabak çekirdeği, hormon dengesi, beyin fonksiyonu ve cilt sağlığı için ihtiyaç olan omega 3 ve omega 6 esansiyel yağlarını birlikte almak için iyi bir kaynaktır.

Özellikle kimler yemelidir?

• Prostatı büyümüş kimseler
• Kısırlık veya hormonal dengesizliği olan kimseler
• Solucan ve tenya bulunan kimseler
• İdrar tutukluğu olan kimseler
• Mesane iltihabı olan kimseler
• Kemik erimesi olan kimseler
Önerilen kullanma şartları ve miktarlar

Kabak çekirdeği, çerez olarak yenebildiği gibi, musliye, salatalara veya fındık çekirdek kavurmalarına ilave edilerek te yenebilir. Günlük doz iki tatlı kaşığı veya 20-30 gr kadar olması uygundur. Sabah akşam devam edilir.

Güvenirlik

Kabak çekirdeği, genellikle allerjik bir gıda değildir ve oksalatların, ürik asitlerin ölçülebilir miktarlarını içerdiğine dair bilgi bilinmiyor

Kabak Çekirdeği prostat sağlığına katkı sağlayabilir

İyi huylu prostat büyümesi çoğunlukla 50 ve üstü yaşlardaki erkekleri etkilemektedir. Büyümeyi oluşturan faktörlerden biri testosteron ve onun ürünü olan DHT(dihydotestosteron) tarafından prostat hücrelerinin aşırı uyarılması olarak bilinmektedir. Kabak çekirdeği bünyesinde bulunan yağ bileşenlerinin, testosteron ve DHT tarafından oluşturulan prostat hücre çoğalımının tetiklenmesini engellediği gözlemlenmiştir. Bu konudaki bilimsel tartışmalar halen devam etmektedir. Kabak çekirdeği ekstratı ile kabak çekirdeğinin kendisi arasındaki ilişkiler de aynı derecede tartışmaya açıktır. Kabak çekirdeği yağı ekstratında bulunan Prostata faydalı olan bileşenler, kesinlikle kabak çekirdeğinde bulunmaktadır. Tek problem, çerez olarak alındığında prostatı destekleyecek bileşen miktarının yeteri miktarda alınıp alınamıyacağı hususudur.

Kabak çekirdeğindeki karotenoidler ve omega 3 yağlarının potansiyel prostat faydaları üzerinde çalışmalar yapılmaktadır. Diyetlerinde daha yüksek karotenoid bulunan erkeklerin BPH için daha az risk taşıdıkları bu çalışmalarda ortaya çıkmıştır.

Kabak çekirdeğinde Prostad fonksiyonunu pekiştirebilen ilave bir besin kaynağı da çinkodur. Bu sebeple çinko ve BPH arasındaki ilişki üzerinde araştırmalar sürdürülmektedir.

Erkeklerin Kemikleri için Koruyucudur

Daha yaşlı erkekler için kemik erimesi (osteoporotik) büyük önem taşımaktadır. 50 yaşın üzerinde 8 erkekten birinde kemik erimesine rastlanmaktadır. 45-92 yaş arasına değişen yaşlarda 400 erkek üzerinde yapılan bir(American Journal of Clinical Nutrition) çalışmada düşük çinkolu diyetle, düşük kan seviyesi ile osteoporosis arasında bir korolasyon olduğu tesbit edilmiştir. Kabak çekirdeği gibi çinko bakımından zengin bir diyetin prostad sağlığına yaptığı katkıya ek olarak kemik yoğunluğunun iyileştirilmesine de katkı sağlar

Mafsal İltihaplarında(artrit) Anti-enflamatuar Yararları Vardır

Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalarda kabak çekirdeği eklenmiş diyetlerin uygulanması sonucunda enflamantuar semptomları düşürmede etkili olduğu belirlenmiştir

Sağlığa yararlı minerallerin, Protein ve Mono doymamış yağların Zengin bir Kaynağıdır

¼ bardak dolusu kabak çekirdeği almakla günlük magnezyum diyetinin %46.1’ ini, günlük demir diyetinin %28.7’sini, günlük manganez diyetinin %52’sini, günlük bakır diyetinin %24’ünü, günlük protein diyetini %16.9’unu, günlük çinko diyetinin %17.1’ini sağlanmış olmaktadır.

Kabak Çekirdeğindeki Phytosterollerle Daha Düşük Kolestor

Phytosteroller, kolestrole çok benzeyen kimyasal yapıya sahip, bitkilerde bulunan bileşiklerdir. Diyette yeterli miktarda bulunduğunda, kolestrolun kan seviyesini düşürmekte, bağışıklık sistemini güçlendirmekte ve çeşitli kanserlerin riskini azaltmaktadır.

Tabii ki bunları yazmaya uğraşmadım, bir kaynaktan alıntı yaptım ama kaynağın sayfasını kapattığım için nereden alıntı yaptığımı söyleyemiyorum. Google desem yeter de artar ama, her şeyin bulunabileceği tek yer.

27 Eylül 2010 Pazartesi

Güzel Günlerin Hatırına

Yine blogdayım. Alışılmadık bir durum. Ziyaretimin sebebi açıkça görülüyor ki bir şeyler yazmak. Ve yine açıkça görülüyor ki okuyan bir kaç kişi için bunları okumak da artık sıkmaya başlamıştır. Hep aynı geyik. Giriş kısmında saçmalama. Sonrası zaten daha saçma. Öyle işte. Tarz meselesi. Anlatmak istediğim o kadar çok şey var ki... Ama sadece anlatmak istiyorum, yazmakla o kadar uğraşamam. Bir kısmını yazacağım bu durumda. O da büyük ihtimalle en eğlenceli kısımlar olacak. Hadi yine şanslısınız kafanızı ütülemeyeceğim. Gören de zorla okutuyorlar sanacak. Neyse konuya giriş yapayım yoksa saatlerce bu şekilde devam edecek gibi hissediyorum.

Uzun zaman bekledikten ve kararlaştıramadıktan sonra planlanandan üç gün gecikmeli şekilde Bursa da buluşmayı başardık. Nasıl bir düşünce yapısıyla gittim bilmiyorum. Ama Neptün'ü ziyarete gidiyor gibi hissediyordum yoldayken. Nilüfer ile de o yolda alakam kalmadı zaten. Adamların otobüsünde koltuklar kırık ve yol boyunca götüm başım ayrı oynadı ayıptır söylemesi. Artık Nilüfer ile asla işim olamaz. Dünyanın en güzel kızı Nilüfer ismiyle karşıma çıksın yüzüne dönüp bakmam. Neyse onlar için bu kadar yazdığım bile yeter de artar. Neyse, otobüsten indim ki Neptün gibi bir yerdeyim. Karşımda uzaylı kırması Hakan. Adam kürdan gibi. bir süre otobüs bekledikten sonra eve gittik. Hakanın küçük ama hepimizinkinden farksız odasında sohbet falan ettik. Çubuk aslan ile orada tanıştım. Adını da Jet koydum. Sabahın köründe otobüs durağından Erdal'ı da aldık tam olmadı. Birazdan tam olacak. Olsun bari artık. Akşamı ettik ve Göksu'yu da aldık, voltranı tamamladık. Oradan sonrası küçük, sağında sahil, solunda tarla, önünde dağlar, arkasında da tuvalet olan küçük bir yazlık evi. Belki de hayatım boyunca unutamayacağım güzel günler geçirdik. Bilmiyorum da ben çok eğlendim. İnsan öyle bir ortamda bulununca tüm hayatı o şekilde geçsin istiyor ama o hayatı elde etmek için ya zengin doğmak ya da yasadışı bir iş yapmak lazım. Sayılı gün çabuk bitiyor. Ayrılık vakti geldi ve ayrıldık teker teker. Çok eğlendik. Yeri geldi tartıştık. Bazen uyuya kaldık, bazen uyuyamadık. Her şekilde akıp gitti o güzel dakikalar ve daha önceki hayatlarımıza döndük. Gariptir ki msn resimlerime bu güne kadar kendimi koymamıştım ama oradan geldiğimden beri koyuyorum. Çok tuhaf. Anlam veremiyorum ama her şeye de anlam vermemek lazım.

Bu yazım da o güzel günlerin hatırına olsun bari. Umarım o mutluluğu kahve falımda dilediğim gibi hepimiz elde ederiz kalan yaşamlarımızda.

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Uzun Zamandan Sonra

Sonunda blogun kayıp sahibi kendisini gösterecek mi?
Az sonra...

Hayır sadece yazacağım. Salak esprilerle giriş yaparak durumu kurtarmaya çalışıyorum. Zaten birilerinin okuyacağı falan yok. Benim bile üç ayda bir girdiğim blogu kaç kişi takip eder ki. Yine de yazıyorum. Hani ne olur ne olmaz. Bakarsınız ilerde okur da bunları yazarken neler düşündüğümü hatırlarım falan.

Şu sıralar hayat oldukça boktan. Uzun zamandır öyle. Ne diye boktan olduğunu bile merak etmez oldum. Alıştım artık boktan hayat tarzıma. Ufak tefek değişikliklerle yaşamaya devam ediyorum. Her zaman ki gibi ailemle aram kötü. Arkadaşlarım harika insanlar olsalar da hayatımı etkileyecek şeyler yapamazlar. Ee bunu ileride okuyunca kendi kendime demeyecek miyim "şikayet etmeye mi girmişim aq" diye? Kesinlikle diyeceğim ama olsun, demekten bir şey olmaz.

Dediğime göre bu kadar şikayet yeter. Biraz da başka şeylerden bahsetmek lazım. Son zamanlar da bir kaç işte çalıştım ama hiçbirisinde devamlılığı sağlayamadım. Tabi bu benim suçum değildi. Sadece yaşayan insanların %99'unun salak olmasından kaynaklı. Yani ben olsam benim gibi birisini hayatta kaçırmam ama anlayamıyorum, fazla salaklar. Ne diye kendini bu kadar beğendin demesin kimse, yaşadıklarımı anlatsam hak verirsiniz. Ailem de çok uyuz etti beni bu konuda ama şikayete devam etmek istemiyorum.

Neyse onlar da geride tecrübe olarak kaldılar. Sevindirici şeyler de var hayatımda. Mesela ablam hamile. iki buçuk aylık. İlk ultrason resimlerini gördüm bana benziyor kerata. Gerçi 3cm boyunda daha ama belli, benim gibi uzun olacak. Sadece bu da değil, ablam şu an diğer odada uyuyor. Tatil için bizim yanımıza geldiler. Berbat bir tatilleri olacağı kesin. Yine de güzel geçirmeleri için elimden geleni yapacağım. Ayrıca çağa ayak uydurmaya karar verdim. Windows 7 kullanmaya başladım. XP çok eskidi artık. Bir yerden başlamak lazımdı, bu günü seçtim. Hala çok tuhaf geliyor, yıllardır XP'nin anasını bellemiştim, her şeyi yapabileceğimi düşünüyordum onunla. Ama şu an W7 ile kendimi çıplak gibi hissediyorum. Ama XP'den gelen tecrübeyle kısa sürede öğrenirim.

Şu sıra ramazandayız. Her ne kadar benimle alakası olmasa da benim için önemli diyebiliriz. Çünkü bayramdan sonra arkadaşlar olarak Bursa da toplanmak gibi bir düşüncemiz var. Daha detaylar belli değil ama uzun zamandır düşünüyoruz, büyük ihtimalle gerçekleşir. Geçenlerde Eskişehir de toplanmıştık harika olmuştu. Seviyorum o insanları ya, hepsi birbirinden iyiler. Nasıl desem, bir derdim olduğunda en azından moralmen bana destek oluyorlar ki istesem fazlasını bile olurlar.

Kim bu arkadaşlar? Kimliklerini deşifre etmeyeceğim tabii ki ama kısaca anlatayım;

Erdal
Malın tekidir. Kafası pek çalışmaz. Evi yakındır. Güzel oyun oynar ama içemez. Saçı uzundur. Nasıl arkadaş lan o demeyin. İyi çocuktur Erdal, sohbetine doyum olmaz. İlgilidir de, bir şeyini anlattın mı en çok o merak eder, o sorar. Yalan yok!

Göksu
Göksu hayat kurtarıcım. Neden öyle diyorsun demeyin, ben ciddiyim. Göksu'ya hayat borcum var. Eskişehir de gecenin bir yarısı otoyol da karşıdan karşıya geçerken fotoğraf makinesiyle geri geri yürüyerek fotoğraf çekmeye çalışıyordum ki o esnada Göksu koluma sarılmasa arabanın ya altındaydım ya da yolun yüz metre ilerisinde. Ayrıca Göksu'ya çok güvenirim, her şeyi konuşabileceğim birisidir. Bana ablam gibi bir şeyler öğütler falan. Doğruyu yanlışı göstermeye çalışır, bu huyunu da seviyorum. Gerçi ilk başlarda ikimiz de birbirimize gıcıktık ama oraları esgeçiyorum...

Ali
Aliyle Eskişehir de tanıştık. Daha önceden sadece net üzerindendi ama doğru düzgün konuşmamıştık bile. Eskişehir'de çok iyi çocuk olduğunu öğrendim, bir de gece herkes yattıktan sonra kral sohbet ediyor. Başka da birşey öğrenmedim, piçlik var biraz kanında...

Hakan
Bunun alnında yazıyor ben piçim diye. İnsanın moralini bozmak için uğraşan iskelet gibi bir tip. Anlatılacak gibi değil ki Hakan. Tanışmanız gerekiyor.

Ömür
Ou Style'ı bize kazandıran kardeşimiz. Ömürle netten sohbetimiz vardı. Tanıştığımızda da pek yabancılık çekmedik. Sevilesi bir çocuk. Bak bak gül, öyle birisi. Daha fazlasını bursa buluşmasından sonra anlatacağım...

Mert
Sıradan bir çocuk işte. Anlatmaya gerek yok.

Itır
Kesinlikle yeni değil. En eskisi. İlk net arkadaşım. İnternet ortamındaki insanlarla sohbet edip, bir şeylerimi paylaşmaya Itır ile başladım. Hala devam ediyorum. Bazen samimiyetine güvenip saçmalıyorum ama beni anladığını ve alttan aldığını düşünüyorum.

Barış
Çok iyi bir çocuk. Kendisinin biraz sorunları var, sanırım sinir sistemiyle alakalı ama yine de hayatı öyle yaşamasını öğrenmiş ve kendisine en az benim kadar güvenerek yaşıyor. Burada ondan bahsetmemin sebebi de bu aslında. Sorunu olmasına rağmen hayattan kopmuyor, kendisini soyutlamıyor. Ama hiç bir sorunu olmayıp, her şey ellerinin altında olduğu halde kendisini bilgisayarlara bağlayan ve insanlıklarını unutan insanları sevmiyorum. Bu yüzden bazılarından bahsetmiyorum hatta.

Selin
Son favorim. Hiç rahat bırakasım gelmiyor. Çok mu güzel demeyin, huyu çok güzel. Ben beklemediğim şeyleri bana gösteren animeleri severim, selin de beklemediğim tepkiler veriyor, bu huyunu seviyorum. İlerleyen zamanlarda Selinden daha detaylı bahsedebilirim. Hala pek tanımıyorum çünkü. Zaten kendisi şu an sıkılmış, öyle dedi.

Neyse bu günlük bu kadar yeter. Arada unutup yazmadığım şeyler oldu. Ayrıca kimsenin kötü yönlerinden bahsetmedim. Ama kötü yönlerle de pek ilgilenmiyorum. Çok kötü yönleri olsaydı zaten burada onlardan bahsetmezdim. Neyse görüşürüz tekrardan...

13 Temmuz 2010 Salı

Yasu İçin

Selamın aleyküm blog. Biliyorum etkileyici bir giriş oldu ama ne, yapayım huyum kurusun işte harikayım.Aslında blog zımbırtısını unutmaya bile başlamıştım. Ama sevgili Yasu-chan beni buraya soktu ve onun için yazıyorum. Nasıl yaptı bu işi diyeceksiniz. O zaman fazla bekletmeden anlatmaya başlayayım.

Bir gün trene binmiştim ve sıradan yaşamımın sıradan bir gününde olduğum gibi sıradandım. Ama sıradan olmayan bir şey vardı. O da vagonda karşımda duran ve sıradanlıktan çok uzak adamdı. Nedense o adam bana bakıyordu. Ama bir katilin kurbanına bakışı gibi olan bakışlarla. İneceğim istasyona yaklaştığım vakit ayaklandım. Adama dönüp son bir kez baktım. Hala oturuyordu. İçimi bir rahatlık hissi dolduruverdi. Trenden indim, dört adım attım ve arkamı dönüp baktım. Adam kapıdan dışarı çıkmamıştı ve o sırada kapılar kapandı. Bir an korkumun gereksiz olduğunu hissettim. Ama hiç hesaba katmadığım bir şey daha vardı. Acaba neydi??? Az sonra...

İşte bu kısa hikayeyi Yasu-chan'a yazdım. Ama neden bunu ona yazdığımı bir sorun? Neyse sizi fazla bekletmeden söyliyeyim.

Arkamı dönüp kapıların kapanışı izlemiştim ve içimi bir rahatlık hissi kaplamıştı. İstasyondan çıkmak için merdivenlere doğru yöneldiğim vakit o adamla göz göze geldim. Bu nasıl olabilirdi? Kapıların kapanışını gözlerimle görmüştüm! Yoksa bu adam bir çeşit ruh falan mıydı? Sadece ben mi görebiliyordum? Aklımın bana oynadığı bir oyun muydu? Bunları düşünmeye başlamıştım ki, birisi adama saat sordu. Anladım ki aklımın bir oyunu veya ruh değildi o sıradanlıktan uzak olan adam. Dik dik bana bakıyordu tek kelime etmeden. Rahatsızlığım doruğa çıkmıştı. Hala kafamdaki soru işaretini anlayamamıştım. Naıl olmuştu da giden trenden inebilmişti? Ruh değilse bunu nasıl yapmıştı. Yoksa herkese görünen bir ruh muydu? Çok tuhaftı. Sradan olan ben için fazla atraksiyon doluydu. Adeta içi su dolu bir kova gibiydi. Merakımı kelimelere dökecek olsam püsküren bir yanardağı söylerdim. O sırada bir mum ışığı yandı kafamın üzerinde kendimi aşağılık hissettim. Bu kadar salak olunmazdı. Trenin her vagonunda sağda ve solda olmak üzere iki kapı vardı. Ben sadece indiğim kapıya bakmıştım. Ama o diğer kapıdan çıkmıştı. Bu kadar basit bir şeyi anlamam çok uzun sürmüştü sıradan ben için. Ama bunun sebebinin içimdeki korku olduğu apaçık ortadaydı. Yola koyuldum. İstasyondan eve kadar sık sık arkamı kontrol ettim ve o hep oradaydı. Sokağın köşesinde, bakkalın önünde, dondurmacının arkasında, musluğun başında... Hep oradaydı. Tek kelime etmeden takip ediyordu. Sonunda eve vardım ve kapıyı sıkıca kilitledim. Hatta sehpayı arkasına bile dayadım. Ertesi gün korkarak evden çıktığım an gördüklerim karşısında şaşkına döndüm. Herşey sıradandı. Sıradan sokak, sıradan çocuklar, sıradan araçlar. Sıradanlıktan uzak adam ortalarda yoktu ve onu bir daha görmedim.

Evet biliyorum bu hikayeyi neden anlattığımı, neden böyle salak bir son olduğunu ve Yasu-chan ile ne alakası olduğunu merak ediyorsunuz. O zaman şöyle diyeyim, Yasu-chan okuyup biraz da olsa neşelenirse amacıma ulaşmışım demektir. Çünkü benim unuttuğum blogumu bana hatırlatım, yazdıklarımı takip ettiğini söyledi. Sadece onunla kalmayıp forumda kullanabilmem için yeni imza yapmayı bile önerdi. Harika birisi değil mi? İşte onun için yazdım bu yazıyı. Teşekkürler Yasu-chan...