16 Haziran 2010 Çarşamba

Otobüsün Arka Koltuğundan

Sevgili blog... Kendimi böyle başlamaya şartlandırmıştım ama fazla yapmacık oluyor. Neyse konuya direk gireyim. Ben yazmak istedim kimileride okumak ister belki. Hafta başında hiç istemesemde anne ve babamın ısrarlarına dayanamayıp tekrar yazlığa gittim. Yollarda geçen altı saat ve yollara harcadığım 15 liradan bahsetmiyorum bile. Neyse ki sonunda vardım mekana. Acayip huzurlu, güzel bir yer. O kadar huzurluydu ki güneşin altında uyudum bir kişi de ses yapmamış uyanmayayım diye. Şimdi sırtımın acısından duramıyorum. Üç gün geçirdim orada.

Birinci gün yol yorgunluğu, ısrarlara katlanamayıp gitmiş olmanın verdiği sıkılganlıkla geçti. Gittim biraz yüzdüm tabi dünya şeyimde değil bu esnada. Sorulara bile cevap vermez moddayım. Sezon başlamadığı için adam akıllı insan da yok koskoca sitede. Hepsi çoluk çocuk. Neyse akşam bahçede otururken yan komşumuz ziyarete geldi. Komşularımız desem daha doğru olur. Bir anne iki kız eder üç kişi. Kız dediğime bakmayın, biri otuzu devirmiş diğeride otuza dayanmış. Neyse oturup çay falan içtik ki o neydi öyle. Ulan en böyle çay içiş görmedim. İçip içip dolduruyorlar. Ben bir bardakta tıkandım. Anladım ki insan sıkılınca kendini çaya veriyormuş. Tabi ben içilen çayları sayıp, geçen sohbeti kafamda alaycı şekilde kurgularken okey oynayalım dendi. Bende sıkılmış olmanın verdiği cesaretle kaptım okey takımını. Bir yandan taş diziyorum, diğer yandan taşlara el feneriyle bakıyorum. Çünkü sadece evden tarafta ışık var. Diğer tarafta kalanlar için mavi ve siyah rengi ayırt etmek çok güç. İki kere yirmiden düştük ve ikisinide ben kazandım. Lanet olsun ne zaman oyun oynasak rakip aşkta kazanıyor. Ulan yeter ben de aşkta kazanayım artık...

İkinci gün kilerde bulduğum deniz gözlüğümü ve paletimi aldım. Çok iddialı biçimde denize indim. Amacım yüzük, kolye, bileklik vb. birşey bulup yol paramı çıkarmak. Lanet olsun koskoca sahili resmen taradım. Bulamadım. Ama saat buldum. Çok kaliteli birşey, günlerdir suyun içinde olduğu belli ama hala tıkır tıkır çalışıyor. Çok hoşuma gitti, zaten saatim yoktu. Anneme liste çıkarttım, birdahaki sefere onları çıkartacağım. İşin şakası bir yana değerli bir şey bulma konusunda çok kararlıydım denize girmeden önce. Sanki içime doğmuştu. Neyse akşamı bir şekilde ettim. akşam olunca komşu kızlarını yine davet ettik, bu sefer kağıt oynamaya. Ve yine aşkta onlar kazandı. Tam kalkmadan önce bir de tavla atalım dedik, ne şanstır ki onda yenildim. Dişli çıktı abla. Ama şansıma tüküreyim ki tavlada kaybeden aşkta kazanmıyor, sadece tavlayı koltuğunun altına sıkıştırıyorlar. Gün bu şekilde bitti. Saatin kendisinin olduğunu iddia edenler markasını ve kaybettikleri konumu bana söylesinler. O zaman kimin saatini kullandığımı bildiğim için daha mutlu olurum.

Üçüncü gün yani bugün birkaç küçük arkadaş edindim. Çocukları hiç sevmiyorum ama onlar beni seviyor. Neden acaba? Ayrıca kendi kendime sorduğum ve cevabını bilemediğim bir soruya yanıt buldum. Neden kız çocuklarını erkeklere nazaran daha çok seviyorum? Çünkü kız çocukları daha anlayışlı ve sakin oluyorlar. Erkekler düşüncesiz, iskeleden birbirlerini atıyorlar. Kaya, taş, merdiven, beton demiyor itiyor. Keşke birbirlerini atsalar, beni bile attılar. Hemde iki kere. İki kere atılmış olmaya üzülmüyorum, aynı numarayı iki kere yemiş olduğuma üzülüyorum. "Abi şuradaki nedir?", "Hangisi?", cumburlop! Sonradan biraz dinleneyim diye çezlonguma geçtim. Beş metre kadar ilerimde duş var. SAhil kenarı boyunca 10 metrede bir var gerçi ama ben sadece benim önümdekine takıldım. Ulan arkadaş herkesin önündeki duşa güzel güzel kızlar gelir yıkanır, benim önümdekine nerede yaşlı varsa onlar gelip durdu. Sarkık kol, göbek görmekten içim kalktı geri denize gittim. O sırada deniz o kadar güzeldi ki kendi kendime bugün bu sudan en son ben çıkacağım dedim. Demez olaydım. Hava kararana kadar sudan çıkamadım. Nedense kendi kendime dediğim şeyleri ne olursa olsun yapmak gibi salak bir huyum var. Saatlerce suda bekledim. Hava karardığı sırada çocuklar falan bir an çıktılar ama o sırada başka bir grup yüzmek için geliyordu. Bende biraz açıktaydım o sıra. Onlar suya girmeden önce çıkacağım diye bir yüzdüm ki görülmeye değerdi. Ama lanet olsun ki kendimi yüzerken izleyemiyorum. Büyük kayıp.

Ve işte otobüse tekrar geldim. Dayanamayıp ayrılmaya karar verdim. Bindiğim otobüste bir muavin vardı ki hayran kaldım. Şarkı gibi adamdı, yanlış anlaşılmasın yaptığı işten bahsediyorum. O kadar mı hızlı hareket edip, yolcu indirip bindirir bir insan. Otobüs durmadan kapıyı açıp dışarıya sarkmalar, giden otobüsten koşarak inip binmeler falan kendisini aştı herif. Bir tanesi de kendini süper kahraman zannedip, kendisine doğru gelen otobüse doğru ilerlerken açık kapıdan binmeye çalıştı. Hemde otobüs durmadan. Ee, herkes o muavin mi, değil. Herif kapıya kafa attı hem de tam önümde. Ben hemen kapının önüdne oturuyordum çünkü. Adamın kapıya kafa atmasıyla benim de yanımdaki cama kafa atmam bir oldu. Çünkü güldüğümü insanlar görmesin diye dönebileceğim tek ön o taraftı. Bu tarz olaylarda insanlar genelde üzülür, acıma hisseder falan ama ben gülerim. Bir keresinde de kadının teki merdivenlerden kayıp düşmüştü. 5-6 basamağı kıçının üstünde sekerek inmişti. Hiç ifademi bozmadan kadının yanından geçtim ve gördüğüm ilk kapıdan içeri girip gözlerimden yaş gelene kadar gülmüştüm. İyi ki girdiğim o kapı erkekler tuvaletiydi. Neyse bendaha gülüyordum ki çok çalışkan olduğu göğüsüne kadar çekilmiş pantolonundn belli olan pos bıyıklı bir abi oturdu yanıma. Of! İnsan bu kadar mı çalışır. Ömrümden yıllar yedi herif. Her aldığım nefeste o ter kokusunu çektim. Yahu git rexsona falan kullan be adam! Burnumun direğini kırdı inene kadar. Tam indiği sırada aşık oldum zaten. Adam gitti kokusu kaldı diyordum ki, sıradan bir kız geldi ve üstüne boca ettiği parfümüyle etrafı kokuttu. Normalde öylelerine uyuz olurum ama ilk kez sevdim, sevmeyi geçtim aşık oldum diyorum. Ömrümden giden yılları bana geri verdi kız. Sonra o da inince aşkımızın yalan olduğunu anladım ve sildim kafamdan gerçi. Aklıma o süper kahraman abimiz tekrar geldi, hani şu giden otobüse binmeye çalışırken kapıya kafa atan. Düşündüm ki, animelerde izlediğimiz o hareketler falan o kadar da gerçekçi değil artık. İnsan kolay görünse de bazı şeyleri yapamıyor. Benim süper güçlerim olsa ne yapardım diye düşündüm. Ama çok saçma bir düşünceydi, neden süper gücüm olunca bir şey yapıyorum ki? Hiçbir şey yapmadan günlük yaşamıma devam ederdim. Yaşamımı kolaylaştırırdım. Mesela domates konservesi açarken süper gücüm olsa süper olurdu. Neyse... O esnada aklıma başka bir şey geldi. Tıklım tıklım otobüste çığlık maskesiyle durmak. Ah ne güzel düşüncedir o! Gerçekleştiremediğime yanıyorum ama belki ilerki bir zamanda yaparım belli olmaz. Düşünsenize çığlık maskesiyle duruyorsunuz ve karşınızda köy kahvesinin bahçesinde yayılarak otururken geriden geriden istifini bozmadan bakar vaziyette bir dede var. Yol boyunca bakışıyorsunuz, tek bir tebessüm bile yok. İşte hayat budur.
Bunları düşünüyordum ki bir durak erken indim. Tamana kuvvet be oğlum. Yürüdüm eve kadar. Yürürken de ne farkettiğime inanamazsınız. Japonların akıllı olduklarını biliyordum da, bu kadar akıllı da olunamaz arkadaş. Adamların şarkıları bataryayı bitirmiyor. Aynı yolu rock müzik dinleyerek giderken yarı yolda yeni doldurduğum bataryası biten telefonumun bataryası, japonca dinleyerek gelirken eve kadar dinlediğim halde tek çizik bile azalmadı. Pes doğrusu. Düşünün Yui dinliyorum, kızın sesi rahatlatıcı, müziği güzel ve şarj yemiyor. Ne diyeyim japon yapıyor...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder